Bayramlar
bir milletin bütün fertleri tarafından benimsenen ve günü gelince bütün
fertleriyle ve imkanlarıyla katıldıkları ortak âdetleridir. Bayramlar bu yönüyle
millî kültürü oluşturan önemli kurumlardır. Bütün bayramların dinî
veya millî bir inanıştan, o toplumu ilgilendiren ortak bir hatıradan,
geleneklerden, duygulardan ve tabiattan doğduğu bilinmektedir. Her dinin ve özellikle
Türklerde millî bir din haline gelen İslâmiyetin, eski bayram ve âyinleri,
pagan dönemi gelenekleri olarak kabul etmesi tabiidir. Ancak İslamiyet’i
sathî bir biçimde kabul etmiş olan ilk Müslüman konar göçer Türk
toplulukları, sürgün avı, toy, şölen, yuğ vb. âdetleri İslâmiyet’e
rağmen bu dinin yeni bir unsuru olarak devam ettirmişlerdir. Bu ananeler, çeşitli
Türk topluluklarında birbirlerinden çok az farklarla günümüz Türk dünyasına
bir kültür mirası olarak intikal etmiştir.19 Bu
geleneklerden biri de tarihi M.Ö. 300 yıllarına Hun Türklerine kadar uzayan
ve bugüne kadar Türk topluluklarının yaşadığı her bölgede coşkuyla
kutlanan Nevruz geleneğidir.
Yeni
gün manasına gelen ve Farsça bir kelime olan Nevruz, tarih boyunca birçok Türk
topluluğunda ve günümüzde İran’da kullanılan güneş yılının birinci
günü yani yılbaşıdır. Nevruz, güneşin Hamel (Koç) burcu bölgesine
girdiği gün olup, Rumi Takvimde Mart’ın dokuzu; Miladi takvimde 22 Mart’a
rastlar. Türkler arasında halen Rumi takvimdeki günü ile “Mart Dokuzu”
diye anılır.20
Bugün
Türkiye’de unutulmaya yüz tutmuş, yerini giderek Hıdırellez’e terk
etmeye meyyal Nevruz geleneğini incelemeye başlayınca bu geleneğin Türk Kültürü
içinde çok köklü bir yere sahip olduğunu gördük. Daha yetmiş yıl kadar
önce, bilhassa İstanbul’da Nevruz’a çok önem verilir, bugün, bir
sevgili gibi beklenir ve bir bayram olarak kutlanırdı. Gerek zengin, gerek
orta halli, gerekse fakir aileler arasında “Nevruz-ı Sultanı”yi
kutlamayanlar hemen hemen yok gibiydi.21
Nevruz
Cumhuriyet'in ilk yıllarında da resmî bayram olarak büyük törenlerle
kutlanmıştır. 1925 yılında Ankara’da Nevruz münasebetiyle Mustafa Kemal
Paşa’nın huzurunda yapılan bir resmi geçitte askeri kıtalar, başlarında
“gök sancaklar, al sancaklar” olduğu halde yürümüştür. 1926 yılında
miladi takvimin kabulüyle Nevruz yılbaşı olmaktan çıkmış, fakat Mart ayı
son senelere kadar Türkiye Cumhuriyeti devletinde malî yılbaşı olarak varlığını
korumuştur.22
Bu
yıl Adıyaman şehir merkezinde ve köylerinde yaptığımız bir araştırmada
bundan 25 yıl öncesine kadar Nevruz’un “Sultan Navrız” adıyla büyük
bir katılımla ve coşkuyla kutlanıldığını tespit ettik. Görüştüğümüz
bir çok kimse bize “Sultan Navrız”ın Ramazan ve Kurban bayramları gibi güzel
bir bayram olduğunu söyledi.
Baharın
gelişi, havaların ısınması, karların erimesi tabiatın canlanması bütün
insanları olduğu gibi Türkleri de derinden etkilemiş, heyecanlandırmış ve
bu değişikliği çeşitli törenlerle kutlamalarına sebep olmuştur.Türkçe
bir kelime olan “bayram” teriminin anlamını Divanü Lugat’it-Türk: “Bedherm(bayram);
halk arasında gülme ve sevinme, bir yerin ışıklarla ve çiçeklerle
bezenmesi ve orada sevinç içinde eğlenilmesidir.” Şeklinde vermektedir.23
Eski Türklerin büyük dini tören ve âyinlerinin nasıl yapıldığını
tam olarak bilmiyoruz. Bütün bildiklerimiz Çin ve Arap kaynaklarının ve Türk
boylarının destan ve destanî hikayelerindeki haber kırıntılarından
ibarettir. Bununla beraber Altay-Yensiy ve Yakut şamanistlerinin bugün yaptıkları
büyük dini törenleri bize eski Türklerin âyinleri hakkında bir fikir
vermektedir.
Şamanişt
Türk kavimlerinin muayyen vakitlerde yaptıkları ayinler ilkbahar, yaz ve güz
mevsimlerinde yaptıkları âyinlerdir ki bunların çok eski devirlerden beri
yapıla gelmekte olduğuna şüphe yoktur, Eski Türk İmparatorlukları
devrinde bu âyinlerin devletin resmi dinî bayramları olduğu, Çin kaynaklarının
verdikleri bazı haberlerden anlaşılmaktadır. Bilhassa ilkbahar ve güz
bayramlarıyla, âyinleri Hunlar devrinden beri malumdur. Eski Türk dinine bağlı
kalan Moğol İmparatorluğu devrinde yaz bayramı ve buna bağlı dinî törenler
Moğollarda devletin dini bayramları olmuş ve bu bayramlarda muhteşem âyinler
yapılmıştır.
Türklerin
bu yaz bayram ve âyinleri, eski Sami kavimlerinin “Peşah” ve Hristiyanların
“Paskalya” bayramları gibi, menşei bakımından “tabiatın dirilmesi”
şerefine yapılan cihan şümul âyinlerdi. Bu yaz bayramı ayinine Yakutlar
“ısıah” derler. Yakutlar 7 ay süren sert kış mevsimini geçirdikten
sonra kısraklarını sağarak kımız hazırlarlar. Bütün oymak-soy bir çayıra
toplanıp soyun kamı (Şamanı)’nın idaresinde âyin dansı yaparlar, türkü
söyleyip dua ederler.24
Bazı
araştırmacılar, Türklerdeki Nevruz geleneğinin daha da eskilere dayandığını
iddia ederek, Nevruz’un ilk defa M. Ö. L2 bin yılından beri Türklerin ilk
ataları olan Sümerler tarafından yeni yıl bayramı olarak kutlandığını,
M. Ö. 3000 yılında yazılan “Gılgamış Destanı”nda sözü edilen yeni
yıl şenliği”nin Nevruz törenleri olduğunu ileri sürerler.Bunlara göre
Nevruz bayramı; Sümerlerden, Medlere onlardan da Farslara geçmiş ve
“Nevruz” adını, almıştır.25
Nevruz’un
kökeni ve tarihi hakkında bazı araştırmacılar kadar rahat konuşamamakla
birlikte Nevruz geleneğinin Türk topluluklarının tamamında ve çok eski
tarihlerden beri köklü bir geçmişi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Tarihi veriler, Türklerde yılbaşının baharın başlangıcında olduğunu göstermektedir.
Divan-i Lügat’it-Türk’te, on iki hayvanlı Türk takviminde yılbaşının
21 Mart, yani Nevruz olduğu belirtilir.
Bedri
Noyan “Nevruz Erkanını” anlattığı bir yazısında Nevruz için;
“Bektaşî ve Alevilerin bayram günüdür. Nevruz yeni gün anlamındadır.
Eskiden yılbaşı sayılırdı. Bektaşilerce Hz. Ali’nin doğum günü sayılırsa
da aslında Türklerin Ergenekon’dan çıkış günleri olarak eski bir Türk
bayramıdır. İran sonradan bunu almış yılbaşı diye Nevruz adıyla , bir,
bayram haline getirmiştir. Yani Türklerden aldıkları bir bayram günüdür”26demektir.Bazı bilim adamları da Nevruz’u Türklerin Ergenekon’dan çıktıkları
günü kutlama töreni olarak kabul eder ve o günün yeni yılın başı olduğunu
söylerler.27
1074-1075
tarihinde İsfahan, Bağdat, Rey veya Nişabur’da rasathâneler kurdurarak bir
takvimin tespitini emreden Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah Celalî takvimi
denilen bir Türk takvimi hazırlatmıştır. Adı geçen rasathânelerde Ömer
Hayyam, Ebu’l-Muzaffer İsfirazi, Meymün en-Necib el-Vasti gibi devrin heyet
âlimleri görevlendirilmiştir. Kısa bir süre kullanılan (Melikşah’ın ölümüne
kadar) bu takvime Sultan’ın adına nisbetle “Celalîye” “Tarih-i Celalî”
veya “Tarihi Meliki” gibi adlar verilmiştir. Güneş yılını esas alan
Celalî takviminde güneşin koç burcuna girdiği gün (Nevruz) yılbaşı
olarak kabul edilmiştir.28
Selçuklulardan
sonra bölgeye hakim olan İlhanlılar zamanında bu takvim üzerinde ıslah çalışmaları
yapılmış ve “Tarih-i İlhan” adı verilen bir takvim meydana getirilmiştir.
31 Mart 1925 tarihine kadar bu Türk takvimi İran’da varlığını devam
ettirmiştir. Diğer taraftan Melikşah’ın yaptırdığı Celalî takvimi
Afganistan’da son zamanlara kadar kullanılmaya devam etmiştir. Bugünkü İran
ve Afganistan’da kullanılan, yılbaşıyı Nevruz olarak kabul eden takvim
Celalî adlı bu Türk takviminin değişik bir şeklidir.29 Türk
dünyasının önemli bir bölümünde Nevruz’un “Nevruzu-ı Sultani” veya
“Sultân Nevruz”, adıyla anılması, Takvimi Celalî’den dolayıdır.Selçuklulardan sonra Anadolu’da kurulan Türkmen Beyliklerinde de Nevruz güneşin
koç burcuna girdiği gün olarak kabul edilmiştir. L5. yy.da Doğu ve Güneydoğu
Anadolu’da hakimiyet kuran Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan Bey kendi adına
hazırlattığı kanunlarında, Nevruz’u dikkate almış. Birtakım vergilerin
alınması, yılbaşı kabul edilen Nevruzda başlatılmıştı. Bu anane Osmanlıların
bölgeye hakim olmasından sonra da değişmemiş, çeşitli gelirlerden değişik
adlar altında toplanan vergilerin, Nevruzda tahsil edilmesi kanuna bağlanmıştır.Nevruz
geleneği Osmanlılarda daha da gelişerek devam etmiş,halk arasında olduğu
kadar saray geleneklerinde de etkili olmuştur. Bir başlangıç günü olarak
kabul edilen Nevruz günü, metinlerde “Nevruz-ı Sultani” olarak geçmektedir.
Osmanlılarda bu geleneğin çok erken dönemlerde görülmesi söz konusu kültürün
devamlılığını göstermektedir. Gülbahar Valide Sultan oğlu Bayezid’e (II.
Bayezid) Nevruz dolayısıyla bir tebriknâme göndermiştir. Sultan I. Mahmut döneminde
Nevruz’un tarih tespitinde kullanıldığı görülmektedir. Dönemin
Defterdarı Âtıf Efendinin (Ölm. 1742) 1152 hicri yılından itibaren maaşların
ve vazifelerin muharrem yerine marttan itibar olunması hakkında padişaha
sunduğu takrir üzerine bu yönde bir ferman çıkmıştır.
17.
yy.dan itibaren eyaletlerde doğrudan doğruya vali ve sancak beylerine ödenmek
üzere “resm-i Nevruziyye” adıyla yeni bir vergi konulmuştur.30
Orta Asya’dan Balkanlara kadar bütün Türk topluluklarının
bayramı olarak kutlanan Nevruz geleneği Osmanlılarda resmiyet kazanmış, bu
günde başta hükümdarlar olmak üzere devlet ricaline ârmağanlar verilmesi
âdet olmuştur. Bu armağanlara “nevruziye pişkesi” denilmiştir. Osmanlılardan
önce de Türklerde yaygın olarak görülen bu “pişkeş” âdeti, Osmanlılarda
daha geniş çaplı uygulanmıştır. Nevruz gününde eyalet valileri başta hükümdar
olmak üzere, sadrazam ve vezirlere Nevruziye pişkeşi olarak çeşitli armağanlar
sunarlardı. Sadrazam ve diğer devlet ricali de padişaha hediyeler verirlerdi.
Bu hediyelerin başında genellikle donanmış atlar, murassa silahlar ve nadide
kumaşlar gelirdi.Bu günde yine müneccim başılar, hazırladıkları
takvimi padişaha sunarlar, buna karşılık padişahtan “atiyye” adı
verilen para alırlardı. Yine Osmanlılarda görülen bir başka Nevruz adeti
22 Mart Nevruz bayramında yeniçeri ağasının vezirlere ziyafet vermesiydi.
Bu ziyafet sırasında misafirlere şekerli, baharattan yapılmış macun ikram
edilirdi.31
Nevruz
geleneklerinin sosyal yaşantıyı giderek renklendirdiği Osmanlılarda
Nevruz’u folklor, edebiyat, inanç gibi değişik kültür unsurlarımız arasında
görürüz. Bunlardan biride “Nevruz macunu”dur. Nevruz macunu, Nevruz
kutlamalarının önemli bir bölümünü teşkil ederdi. Sarayda hekimbaşı,
misk, amber, türlü baharat ve kokulu otlar ilavesiyle yaptığı macunu,
kapaklı porselen kaseler içinde padişaha akşamdan takdim eder ve kendisine
hil’at giydirilirdi. Nevruziye macunu, kadın efendilere sultanlara ve önemli
şahsiyetlere de verilir ve bu macundan yemenin kuvvet ve şifa verici bir
tesiri olduğuna inanılırdı.32 Saray
eczanesinin bu geleneği daha sonra halka geçti ve İstanbul’da eczanelerde
ve şekercilerde Nevruz macunları ve Nevruziye denilen şekerler yapılmaya başlandı.
İsimlerini bugün dahi unutmadığımız Hacı Bekir, Şehzadebaşında Nuri,
Üsküdar’da Hafız gibi ünlü şekerciler ve yine İstanbul’un ünlü
eczaneleri Nevruz günü için Nevruziyeler hazırlar, gösterilen ilgiyi artırmak
ve dikkat çekmek için askılı, askısız, billur ya da toprak çanakların,
kase ve bardakların üzerine tıbbi ve hekimî vecizeler yazılı renk renk kağıtlara
sararak bunları vitrinlerinde teşhir ederlerdi. Yine yetmiş, seksen yıl
önce İstanbul’da yüksek tabakaya mensup kişilerin konaklarına bildik
eczanelerden cicili bicili kaselere konulmuş ve renkli kağıt veya bezlerle örtülmüş,
bir nevi bugünkü yılbaşı hediyelerini çağrıştıran Nevruziyeler gönderilirdi.
Kaselere yapıştırılan armut biçimindeki etiketlere bu “leziz taamın”
(lezzetli yiyeceğin) hangi saatin hangi dakikasında yenilmesi gerektiği de
yazılırdı. Bu saat yeni yılın giriş saatidir. Bu yüzden saat geceye denk
gelirse o saate kadar uyumamaya çalışılır, uyuyanlar varsa uyandırılırdı.33
Armağan
şeklinde Nevruziye alamayanlar, Nevruz tatlısını ya evlerinde yaparlar ya da
eczacılardan ve şekercilerden tedarik ederlerdi. Keseleri yufka olanlar da
birkaç dilim baklava veya, loğusa şekeri alırlardı. Daha da fakirler ise
“kırk para” verip iki külah akide şekeri alır ve evine götürürdü.
Maksat yeni yılın ağız tadı ile elemsiz kedersiz geçmesini temenni idi.Nevruziye’yi yemek saati ramazanda iftar topunu bekler gibi piryol saatlere
bakılarak beklenir, saatin akrep ve yelkovanı o anın üzerine gelince evin büyüğü;
“Dideler ruşen (gözler aydın) nice Nevruzlara!” Diyerek aile efradını,
orada bulunanları kutladıktan sonra bir miktar Nevruziye alıp yerdi.
Nevruziye tedarik edemeyenler de onun yerine aldıkları baklava veya şekerleri
ağızlarına atarlardı. Çünkü Nevruz günü ağızları tatlandırmak, bugünü
her yıl, adeta bayram günü gibi kutlamak, uğurlamak yüzyıllardan beri süregelen
bir gelenekti.34O yıllarda Nevruziyenin (Nevruz tatlısının) körlükten kötürümlüğe,
sıtmadan romatizmaya birçok derdin en etkili ilacı olduğuna dair sarsılmaz
bir inanç vardı. Hatta kısırlığın cinsi iktidarsızlığın yegâne sağaltıcı
ilacı Nevruziye idi.Günümüzde Manisa’da yapılan mesir macunu bu
geleneğin devamıdır.35
Nevruzda
başta İstanbul olmak üzere devrin önemli bütün şehir ve kültür
merkezlerinde, tıpkı bayramlarda olduğu gibi, kutlama mektupları, Nevruz
tebrikleri gönderme âdeti yaygındı. Bunu yazmanın da kendine özgü bir
usul ve üslubu vardı. Beceremeyenler eski münşiat kitaplarına başvururlardı.
Bu kitaplarda “Tebrikname-i Nevruz” başlığı altında küçükten büyüğe
yazılmış mektup örnekleri ve cevapları bulunurdu.36
Kıştan kurtulup bahara kavuşma günü olan Nevruz sadece İstanbul’da
değil Anadolu ve Rumeli’de neşeli ve sevinçli törenlerle kutlanırdı.
Halk birbirine gider, gelir; şeker ve helva yer, şerbet içer, kırlara çıkar,
su başlarına gider, sevinç ve coşkuyla kutlarlardı.37Nevruz’un sosyal hayatımızda ve kültürümüzdeki yeri sadece, takvim
hesapları, hediyeler dağıtma, ziyafet verme, kırlara çıkıp oyunlar
oynayarak eğlenmekle sınırlı kalmamıştır. Nevruz’u uğurlu bir gün, güzel
bir bayram kabul eden şairlerimiz padişahlara ve diğer devlet büyüklerine
bu gün dolayısıyla “Nevruziye” denilen şiirler yazıp sunmuşlardır.Klasik edebiyatımız birçok türde olduğu gibi Nevruziye şiirlerinde de
İran edebiyatından etkilenmiştir. Nevruz gelince eski İran şairleri şahlara
şiirler sunarak onların yeni yılını kutlarlardı. Bu gelenek klasik
edebiyatımızın hemen hemen bütün şairleri tarafından da benimsenmiş,
zamanın hükümdarlarına ve devlet büyüklerine Nevruziyeler yazılmıştır.
Ayrıca padişah ve çeşitli kademelerdeki yöneticiler de Nevruzla ilgili şiirler
yazmışlar, bu arada şiirlerinde Nevruz hakkındaki duygu ve düşüncelerini
veya Nevruzu nasıl anladıklarını da yansıtmışlardır. Nevruziyeler Türk
milletinin, Türk aydınının ve devlet adamlarının Nevruz anlayışını
yansıtması yönüyle de dikkate değer,bilgiler veren belgeler durumundadır.
Meselâ 16. yüzyıl şairlerinden Vardar Yeniceli Usulini “Kaside-i
Bahariye”sindeki şu beyitler o devirde Nevruz’un bir bayram sayıldığını
Nevruzda herkesin yeyip, içip eğlendiğini anlatmaktadı.
"Hamddülillah
kim erişdi geldi eyyam-ı bahar Taze can
verdi yine dünyaya lutf ı girdkar
Şah-ı
Nevruzu yeşil yapraklı hil’at giydirip Her şecer
uryan iken buldu şi’ar ile disar
Bir
ayag üzre durup el kaldırıp kıldı du’a Ber-kadem
Nevruz sultani kudumuna çenar
Yemek
ü içmek helal oldu desek bu da’viye İki şahid
birisi ıyd u biri evvel bahar
Iyd
ile Nevruzda şad olduğu halkın bu kim El
veripdir dest-busı hazret-i mir-i kibar
Din
ü devlet hil’atın egninde görüp dil dedi Iyd ile
Nevruzu bir günde getirmiş rüzgar
Iyd-i
ferruhla ferah buldukça halk-ı kayinat Rüz-ı
Nevruz ile zeyn oldukça eyyam-ı bahar
Her
günün nevruz u ıyd olsun gecen kadr-i berat Devlet
ile behcet ü şadide ol leyl u nehar38
Görüldüğü
gibi şair baharın gelmesinden dolayı Allah’a şükrediyor, dünyanın
yeniden canlandığına seviniyor Nevruz Sultan’ın ağaçları yeşil
yapraklarla donattığını, ağaçların Nevruzun gelişine dua ettiklerini
belirttikten sonra Nevruzun bir bayram olduğunu bilhassa vurguluyor. Özellikle
son beyitte yaptığı dua çok ilginçtir. Şair duasında: “Her günün
Nevruz ve bayram olsun, her gecen beraat kandili olsun” demektedir ki bu ifade
Nevruz’a manevi ve dini bir nitelik katma eğilimini gösterir. Bu örnekleri
Şeyhî’nin, Ahmedî’nin, Bakî’nin, Nef’i’nin, Şeyh Galib’in kısaca
bütün dîvan şairlerinin eserlerinde görmek mümkündür.
Önceleri
bir pagan dönemi töreni olarak kabul edilen Nevruz, Abbasiler döneminde bir
ara yasaklanmasına rağmen İslami bir kisveye bürünmeyi başarmış ve günümüze
kadar varlığını sürdürmüştür. İlk defa Araplar arasında başlayan
Nevruz’u İslamî teamüller üzerine oturtma eğilimi giderek bütün İslam
milletlerine yayılmıştır. Bu yaklaşım Türkler arasında da kabul görmüştür.
Türkler belki de binlerce yıldan beri kutladıkları “yeni yıl” bayramlarını,
yeni dinleri “İslamiyetle” kaynaştırmak için ayrıca bir çaba göstermişlerdir
diyebiliriz.
Benzer
örnekleri Hristiyanlarda ve Musevilerde de görürüz. Mesela ilk Hristiyan din
adamlarının, yüzyıllarca bir müşrîk bayramı sayarak mücadele ettikleri
, güneşin dönümü olan 20-25 Aralık tarihli Romalıların eski
“saturnalia” bayramı, miladi dördüncü yüzyılda “Mevlid-i İsa”
bayramı olarak Hristiyanlar tarafından kutlanmaya başlandı. Yine Yahudilerin
“pesah” dedikleri, Hıristiyanların `paskalya’ bayramı da menşei bakımından
insanların tabiata taptıkları çağdaki cihanşümul yaz bayramının devamından
ibarettir. Nevruz, yeni yıl ve mihrigan bayramları için de aynı yöntem geçerlidir
diyebiliriz. Yani zaman ilerledikçe insanlar vazgeçemedikleri pagan dönemi
geleneklerini bir nevi “kitaba uydurup” dini bayramlar olarak kabul ettiler.39
Anadolu’da
ve Balkanlar'da özellikle Alevî-Bektaşî toplulukları arasında Nevruzu İslami
motiflerle süslenmiş olarak görürüz. Nevruz’a büyük önem veren Alevî-Bektaşî
çevreleri Nevruz’un Araplardaki varyantına kendileri de bazı eklemeler
yaparak onu adeta mukaddes bir gün haline getirdiler. Mesela Alevî-Bektaşî
inancına göre Hz. Peygamber’e Kur’an Nevruz da nazil olmaya başlar; Veda
Haccı Nevruza rastlar; Hz. Ali’nin doğumu ve Hz. Fatma ile evlenmesi hep
Nevruza denk gelir.40 Bu
örnekler daha da çoğaltılabilir. Yine Alevîler arasında “Nevruzu
Sultani’nin” özel bir erkanla kutlandığım ve törenlerin dini bir
mahiyet arz ettiğini hem araştırmacılar hem de Alevî dinî liderleri haber
vermektedirler.41
Bu
arada şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki geçmişte ve günümüzde Türkiye dışındaki
bütün Türk dünyasında asırlardır Nevruz’u kutlama törenleri yapılmaktadır.
Başta Azerbaycan olmak üzere Kırım Türkleri, Kafkasya Türkleri, Kazan Türkleri,
Yugoslavya Türkleri, Bulgaristan Türkleri arasında, Özbekistan’da,
Kazakistan’da, Kırgızistan’da, Türkmenistan’da, Tacikistan’da,
Afganistan’da benzer âdet ve törenlerle ve değişik adlar altında Nevruz törenleri
yapılmaktadır. Bu törenlerin hemen hepsinde baharın gelmesi sevinç ve neşeyle
kutlanır, eğlenceler oyunlar tertiplenir, kırlara çıkılır, dargınlar barışır.
Sonuç
olarak, bütün eski kavimlerde olduğu gibi Türklerin de ilk çağlardan beri
kutladıkları bir yeni yıl bayramlarının bulunduğunu kesinlikle söyleyebiliriz.
Ancak yeni yıl kutlamalarının “Nevruz” ismiyle ve malum mitolojik şekliyle
İran’dan dünyaya yayıldığını da kabul etmek gerekir.Nevruz ve
yeni yıl kutlama geleneğinin Türkler arasında asırlarca devam etmesi,
Nevruz’un Türk millî Kültürünün öğeleri arasına girdiğini göstermektedir.
Ancak Nevruz Türklerde olduğu gibi İranlılarda da etkili bir kültür öğesidir.Türklerin, İranlıların yaşadığı coğrafyayı, tarih boyunca
birbirleriyle olan ilişkilerini göz önünde bulundurursak, iki milletin
birbirinin kültürünü ne kadar büyük ölçüde etkilediğini rahatlıkla
anlayabiliriz. Ayrıca uzun süre ümmet anlayışı içerisinde bir arada yaşayan
İslam toplumları arasındaki sosyo-kültürel etkileşim hem hızlı hem de
kolay olmuştur.
Temelinde
tabiata ve toprağa olan sevgi, tarımsal işgücüne karşı duyulan istek,
bolluğa ve refaha kavuşmak için mücadele etme düşüncesi yatan Nevruz, değişik
inançlardaki milletler tarafından kabul görmüştür. Böylesine cihan şümul
bir geleneğin siyasî, ideolojik ve yıkıcı yaklaşımlara ihtiyaç duymayacağı
ve itibar etmeyeceği aşikardır. Bu arada Firdevsî’nin “Şehnamesindeki
Dahhak-Kawa” efsanesine isnad ederek Nevruz’u Kürt isyanının yıl dönümü
sayması hiçbir bilimsel değeri olmayan gayriciddi bir davranıştır. Çünkü
Dahhak-Kawa mücadelesini ayrıntılarıyla anlatan Firdevsî’nin eseri tarihî
belgelere ve gerekçelere uymadığı gibi Kawa’nın bir Kürt lideri ve onu
destekleyenlerin de Kürt halkı olduğuna dair bir ispat yoktur. Bir sevinç ve
eğlenme bayramı olan Nevruz’u, bir isyan hareketi gibi göstermek, konuya
siyasî, ideolojik ve olumsuz bir açıdan bakmak demektir.
Diğer
taraftan Nevruz’un Ergenekon’dan çıkış gününü kutlama bayramı olduğunu
iddia etmek de pek tutarlı ve bilimsel gözükmemektedir. Bu tarz bir yaklaşımda
da biraz siyasi ve ideolojik bir çaba bulunduğunu söyleyebiliriz. Bizce böyle
bir gayrete gerek de yok. Menşeî, menbaı neresi, hangi millet olursa olsun Türk
milleti dünyadaki bir çok kavimle birlikte Nevruz’u benimsemiş, sevmiş ve
kültür değerlerinin arasına katmıştır. Eğer bunun menşei bizsek insanlığa
böylesine cihan şümul bir mirası bırakmaktan dolayı memnun oluruz. Şayet
menşei biz değilsek, böylesine cihan şümul bir geleneğe, ilgisiz kalmayıp,
onu millî kültürümüz içinde özümleyerek medenî bir davranış göstermekten
dolayı yine memnun oluruz.
Son
olarak diyebiliriz ki, yaklaşık yüz elli yıldan beri yeni bir medeniyet
atmosferine giren ve gözünü batı medeniyetine diken milletimiz nezdinde
Nevruz geleneği, eski dinamizmini kaybetmiş ve giderek unutulmaya yüz
tutmakla birlikte, son yıllarda yeniden gündeme gelmiş ve canlandırılmaya
başlamıştır.